büyük Velîlerden. İsmi Ve Nesebi; Ahmed Bin Sultân Ali Bin Yahyâ Bin Sâbit Bin Ebü'l-fevâris Hâzım Ali Bin Ahmed Murtezâ Bin Ali İşbilî Bin Rüfâe Hasan Bin Mehdi Bin Muhammed Bin Hasan Bin Ahmed Sâlih Bin Mûsâ Bin İbrâhim Murtezâ Bin Mûsâ Kâzım Bin Câfer-i Sâdık Bin Muhammed Bâkır Bin Ali Zeynel Âbidîn Bin Hüseyin Bin Ali Bin Ebî Tâlib'dir (r.anhüm). Peygamber Efendimizin Soyundan Olup Seyyiddir. Anne Tarafından Da Nesebi Hazreti Hâlid Bin Zeyd Ebû Eyyûb El-ensârî'ye Dayanır. Bu Yüzden Kendisine Ebü'l-alemeyn, İki Sancak Sâhibi Künyesi Verilmiştir. Ebü'l-abbâs Da Denir. Benî Rıfâe Kabîlesine Mensûb Olduğu İçin Rıfâî Nisbeti İle Meşhur Oldu.
ahmed Rıfâî Hazretleri Doğmadan Önce Dayısı Büyük Âlim Mensûr Betâihî Bir Gün Rüyâsında Peygamber Efendimizi Gördü. Ona; "ey Mensûr! Kız Kardeşin, Kırk Gün Sonra Ahmed İsminde Bir Çocuk Dünyâya Getirecek. Bu Çocuğu, Aliyyül Kârî Vâsıtî'nin Terbiyesine Teslim Et. Bu Zât, Allah İndinde Azîzdir. Sakın İhmâl Etme." Buyurdu. Bu Rüyâdan Tam Kırk Gün Sonra Ahmed Dünyâya Geldi. 1118 (h.512) Senesinin Receb Ayının Ortalarında Bir Perşembe Günü Betâih'de Doğdu.
ahmed Rıfâî Yedi Yaşında İken Babası Vefât Etti. Onu, Dayısı Mensûr Betâihî, Husûsi Bir İhtimâm İle Büyüttü, İlim Öğretti. Önce Kur'ân-ı Kerîmi Ezberledi. Kur'ân-ı Kerîm Hocası Abdülmelik Harnutî'dir. Ahmed Rıfâî Henüz Yedi Yaşında İken Bir Gün Allahü Teâlânın Zâtına Ve Sıfatlarına Âit Bilgilerde Mârifet Sâhibi Olan Hocası Abdülmelik Harnutî'yi Ziyârete Gitti. Hocası Ona; "yâ Ahmed! Sana Diyeceğim Şu Şeyleri Hâfızanda Tut, Ezberle Ve Hiç Unutma!" Deyince "peki Efendim." Dedi. Abdülmelik Harnutî Buyurdu Ki: "başkalarına İltifat Edip Gezen, Hedefine Varamaz Ve Hakîkate Kavuşamaz. Şüpheden Kurtulamayanın, Dünyevî Düşünenin, Nefsî Arzularının Peşinde Olanın; Felâha, Hidâyete Kavuşması Düşünülemez. Bir Kimse, Kendi Kusûrunu, Noksanını Bilmiyorsa, Bütün Zamânı Da Noksan Geçer." Bu Kıymetli Sözleri Hâfızasına Nakş Etti. Bir Yıl Bu Sözlere Göre Amel Etti. Bir Yıl Sonunda Hocasından Yine Nasîhat İstediğinde Buyurdu Ki: "hakîkî Âlimleri, Evliyâyı Tanıyamamak Çok Kötüdür. Tabîbin Hasta Olması Ne Fenâ, Akıllı Kimsenin Câhil Kalması Ne Kötüdür."
ahmed Rıfâî, Çocukken Bir Grup Evliyânın Yanından Geçiyordu. Hepsi Ona Bakıyorlardı. Birisi; "lâ İlâhe İllallah Muhammedün Resûlullah, Bu Mübârek Ağaç (çocuk) Büyümeye Başladı.", İkincisi; "biraz Sonra Dallanır.", Üçüncüsü; "kısa Zamanda Gölgesi Etrâfı Bürür.", Dördüncüsü; "çok Geçmeden Meyve Verir Ve Ay Gibi Etrâfa ışıklarını Salar.", Beşincisi; "yakında, İnsanlar Onun Kerâmetlerini, Fevkalâde Hâllerini Görürler. O, İnsanların İhtiyaçlarını İstediği Kimse Olur.", Altıncısı; "pek Kısa Zamanda Şânı Pek Yücelir.", Yedincisi; "onun Talebeleri Pek Fazla Olur." Dediler.
ahmed Rıfâî'yi, Dayısı, Bir Müddet Sonra Vâsıt Şehrine, Büyük Âlimlerden İlim Öğrenmek Üzere Gönderdi. Vâsıt'a Göndermesinin Sebebi, Rüyâda Peygamberimizin Emr-i Şerîfleri Olmuştur. İslâm Âlimleri Umûmiyetle Vâsıt'a Gelir, Talebelere Ders Verirlerdi. Büyük Âlim Aliyyül Kârî Vâsıtî Hazretleri Ve Dayısı Ebû Bekr El-ensârî El-vâsıtî Hazretleri De Vâsıt'ta Bulunuyordu. (aliyyül Kârî 1182 (h.578)'de Vefât Etti. 1607 (h. 1016) Da Ölen Aliyyül Kârî Başkadır Ki, Bu, Hakîkî Ehl-i Sünnet Âlimlerine Dil Uzatmıştır.) Ahmed Rıfâî, Aliyyül Kârî Ve İshak Şîrâzî Hazretlerinden Bütün İlimleri Öğrendi. Büyük Bir Fıkıh, Hadîs, Tefsîr Âlimi Ve Tasavvufta Zamânının Bir Tânesi Oldu. Allahü Teâlânın Emirlerini Harfiyyen Yapar, Yasaklarından Büyük Bir Titizlikle Kaçardı. Bildikleriyle Amel Eder Ve Başkalarına Da Tavsiyede Bulunurdu. Bir Gün Birisi Gelip Duâ İstedi. "benim Şimdi Bir Günlük Nafakam Var, Onun İçin Duâm Kabûl Olmaz. Onu Bitirdiğim Zaman Gel, Sana Duâ Edeyim." Buyurdu Ve Öyle Yaptı.
ahmed Rıfâî Hazretleri, Namaz Kılarken Benzi Sararır, Kendinden Geçerdi. Gönlünde Hissettiklerini, Zâhirinden Takib Etmek Mümkündü. Fakat Heybetinden Kimse Cesâret Edip Soramazdı. Bir Gün Kendisi; "namaza Kalktığım Zaman Sanki Allahü Teâlâ Bana Kahhâr Sıfatıyla Tecellî Edecek Diye Korkuyorum." Buyurdu.
seyyid Ahmed Rıfâî; Orta Boylu, Nûr Yüzlü, Buğday Benizliydi. Saçları Siyah, Sakalı Seyrek, Alnı Açık Ve Geniş İdi. Gözlerine Sürme Çeker, Tebessüm Buyururdu. Güzel Konuşmaları İle Kalpleri Harekete Getirir, Sohbetine Doyum Olmazdı. Kürsüde Oturarak Konuşurdu. Konuşmaya Başlayınca, Sesini Uzak Ve Yakındakiler İşitirlerdi. Çevre Köydeki Kimseler De, Aynı Şekilde Duyarlardı. İnsanlar Evlerinin Üzerine Çıkar, Seyyid Ahmed Rıfâî, Yanlarındaymış Gibi Dinlerlerdi. Öyle Ki, Bütün Kelimeleri Eksiksiz Anlaşılırdı. Hattâ Sağırlar, Yarım İşitenler, Onun Sohbetine Katıldıkları Zaman, Allahü Teâlânın İhsâniyle Kulakları Açılır, Söylenilenleri İşitirler Ve Anlarlardı. Beyaz Gömlek Giyer, Pirinç Unundan Ekmek Yaptırıp Yerdi. Misâfirler İçin Verdiği Yemek Hâricinde Başka Bir Şey Yemezdi. Yemeği Soğutarak Yer, Misâfirsiz İftar Etmezdi. Kendisine Âit Misâfir Konağı, Her Gün Dolup Taşar, Günde İki Öğün Yemek Çıkardı. Yolda Her Rastladığı Kimseye, Hattâ Çocuklara Bile Selâm Verirdi. Hastaların Sıhhatlerini Sormak İçin Uzak Yollara Gitmekten Üşenmez, Onları Ziyâretten Zevk Alırdı. İhtiyarlara, Âmâlara, Sıkıntıda Olanlara Yardımcı Olurdu. Peygamber Efendimizin; "kim, Saçı Sakalı Ağarmış Müslüman Bir Kimseye İkrâm Ederse, Allah Da Ona İhtiyarladığında Hürmet Ve İkrâmda Bulunacak Kimseleri Vazîfelendirir, Ona İkrâm Ederler." Hadîs-i Şerîflerinde Bildirildiği Gibi Hareket Etmeyi Âdet Edinmişti.
alçak Gönüllü Olduğundan, Hiç Bir Mecliste Baş Köşeye Geçmez Ve Seccâde Üzerinde Oturmazdı. Daimâ Az Konuşur Ve; "sükûtla Emr Olundum." Buyururdu. Birçok Defâ Azamet-i İlâhiyye Tecellisine Mazhâr Olup, Güneşin Karşısında Buzun Eridiği Gibi Kendisi De Bir Avuç Su Gibi Kalıncaya Kadar Eridiğini Hisseder Sonra İlâhî Rahmet Yetişerek Eski Hâlini Bulurdu. Daha Sonra Da Cemâatine Hitâben; "cenâb-ı Hakkın Lütfu Olmasa, Yanınıza Dönemezdim." Derdi.
ahmed Rıfâî Hazretlerinin Talebelerine Bağlılığı Çok Fazlaydı. Onların Arasında Bulunmanın, Onlarla Sohbet Etmenin, Büyük Sevaplar Hâsıl Eden İbâdet Olduğunu Buyurur Ve Talebelerine De Kendi Talebelerine Böyle Yapmalarını Tavsiye Ederdi.
talebeleri İle Sohbet Ederken İnsanların Kendini Beğenmesi İle İlgili Bir Soru Sorulduğunda:
"ilminin Fazla, Amelinin Çok Olması İle Gurûra Kapılan Kimse, Mârifet Sâhibi Değildir. Çünkü Şeytan Da Pek Fazla Bilgiye Sâhipti. Mantık Yürütmek Sûretiyle, Ateşin Topraktan Daha Hayırlı Olduğunu İddiâ Etti. Halbuki Meleklere Hocalık Yapıyordu. Sonunda Kendi Nefsinin Üstün Olduğunu Söyleyip Kibirlendi. Böylece Allahü Teâlânın Gadabına Uğradı Ve Lânete Müstehak Oldu. Ebedî Olarak Rahmet Dergâhından Kovuldu. Ey Oğlum! Sakın! Çok Sakın! İyi İbâdetlerine, Yüksek İlmine Aldanma. Çünkü Bel'âm-ı Baûrâ Ve Bersisa, En Çok İbâdet Edenlerdendiler. Fakat Sonunda, Nefs Ve Şeytana Uyarak Dünyâya Bağlandılar. Âhiretlerini Ziyân Ettiler. Rezîl Rüsvâ Oldular.
ey Oğlum! Kalbinde Ufak Bir Leke Görürsen, Oruç Tut. Gitmezse, Az Konuşmaya Bak. Gitmezse, Günahlardan Şiddetle Kaç. Yine Gitmezse, Her Hâli İyi Bilen Allahü Teâlâya Yalvarmaya, Sızlanmaya Başla.
bilgisizlik Ölümdür. Allahü Teâlâ İlim Verdikçe Canlanma Başlar. Her Bilgi Bir Vebâldir. Bu Vebâlden Kurtulmak Amel Etmekle Mümkün Olur. Her Amel Fayda Vermez. Fayda Vermesi Allahü Teâlâ İçin Yapılmaya Bağlıdır. İhlâs Elde Edilmedikçe, Kurtuluşa Erilmez." Buyurdu.
sâlih Müslüman Ve İyi Bir Kul Nasıl Olmalıdır? Diye Sorulunca, Şöyle Cevap Verdi:
"sâlih Müslümanlar, Allahü Teâlânın Hükmüne Boyun Eğerler, Gelen Şiddet Ve Belâlara Sabrederler, Aza Kanâat Ederler. Allahü Teâlâdan Başkasından Korkmazlar Ve Kimseden Bir Şey Beklemezler. Ancak Allahü Teâlâdan İsterler. İnsana, Yüksek Makamları Veren, Aşağı Düşüren Azîz Ve Zelîl Edenin Allahü Teâlâ Olduğunu Bilirler. Sâlih Müslümanlar, Peygamber Efendimizin Sünnet-i Şerîflerine Tam Uyarlar. Onların Korkusu, Son Nefes İçindir. Onlar, Az Konuşurlar. Öfkelerini Tutarlar, Şehvetlerini Yenerler. Nefslerinin Arzularını Yapmazlar. Allahü Teâlâyı Unutturacak Bütün Engelleri Ortadan Kaldırarak, Hep O'nunla Berâber Olmaya Bakarlar. Böylece Nefslerini Alçaltıp, Ruhlarını Yükseltirler.
nefse, Allahü Teâlânın Kazâ Ve Kaderine Rızâ Göstermek Kadar Zor Gelen Bir Şey Yoktur. Çünkü, Kadere Râzı Olmak, Allahü Teâlânın Hükmüne Boyun Eğmek, Nefsin İsteklerine Zıttır. Nefs Bunları İstemez. Saâdete Kavuşmak, Nefsin Rızâsını Terk Edip, Allahü Teâlânın Rızâsına Koşmakla Mümkündür. Saâdete Kavuşanlara Müjdeler Olsun."
allah Adamlarıyla Berâber Olmayı Sever, Onların Duâlarını Almaya Çalışırdı. Düşkünleri Çok Sever, Her Zaman Onları Himâye Ederdi. Eli, Ayağı Olmayan Veya Cüzzam Gibi Ağır Hasta Olan Kimseleri Yanına Alır, Onları Bizzat Kendi Elleriyle Yıkar, Temizler Ve Elbiselerindeki Yırtıkları Yamardı. Bunlardan Haz Duyduğunu Bildirir, Talebelerini De Teşvîk Ederdi. Acıkmış Bir Fakîri Görse, Gider Kendi Eliyle Yiyecek Hazırlar, Berâberce Yerlerdi. Buyururdu Ki: "bütün Evliyâlık Yollarından Geçirildim. Fakat Fakirlik, Başkaları Gözünde Hakîr Olmak Ve Hastalık Gibi Allahü Teâlâya Yakın Ve Daha Uygun Yol Göremedim."
bir Yere Gidip De Dönerken, Yanında Hazır Bulundurduğu İpine, Topladığı Odunları Bağlardı. Bunları Getirir, Şehirde Bulunan Dul, Yetim, Fakir, Hasta Olanlara Dağıtırdı. Dünyâ Malına Hiç Kıymet Vermez, Onları Dîne Hizmette Kullanırdı. Kendisi İçin, Dünyâlık Nâmına Hiçbir Şey Alıkoymazdı. Bütün Malını Fakir Müslümanlara Dağıtırdı.
büyüklerden Biri, Ahmed Rıfâî'ye Duâ Etmesi İçin Bir Hasta Getirdi. Hasta Birkaç Gün Kaldığı Hâlde, Ahmed Rıfâî Hiçbir Şey Söylemedi. Bunun Üzerine Hizmetçisi Yâkûb; "efendim! Bu Hasta İçin Duâ Etmemenizin Sebebi Nedir?" Deyince; "ey Yâkûb! Cenâb-ı Hakk'ın İzzetine Yemîn Olsun Ki, Allah Katında, Benim Kabûl Olunacağı Vâd Olunan Yüz Hâcetim Vardır. Şimdiye Kadar Hiçbirini Dilemedim." Cevabını Verdi. Yâkûb; "bir Tânesi Bu Biçâreye Sarf Edilse Nasıl Olur?" Deyince, Ahmed Rıfâî Hazretleri; "sen Benim Edebe Aykırı Hareket Eden Bir Kimse Olmamı Mı İstiyorsun?" Buyurup; "dikkat Ediniz, Halk Ve Emir O'na Mahsûstur. Âlemlerin Rabbi Allah Çok Yücedir." (a'raf Sûresi:54) Meâlindeki Âyet-i Kerîmeyi Okudu, Sonra; "ey Yâkûb, Aslında Fakîr Olan Bir Kişi, Bir Hâcet İstirhâm Edip, Kabûle Mazhâr Olduğu Zaman, Eski Vekar Ve Şerefinden De Bir Kademe Kaybeder." Buyurdu. Hizmetçisi; "efendim, Namazlardan Sonra Her Zaman Duâ Ettiğinizi Görüyorum." Deyince De, Ahmed Rıfâî; "o Başka, Bu Başkadır. Namazlardan Sonra Yapılan, İlâhî Emre Uymak İçin Yapılan Kulluk Duâsıdır. Bu İse Hâcet Duâsıdır Ve Husûsî Şartları Vardır." Buyurdu. Bu Konuşmadan İki Gün Sonra O Hasta Şifâ Buldu.
ahmed Rıfâî'nin Talebelerinden İkisi Birbirlerini Çok Severlerdi. Aralarındaki Bu Yakınlık Ve Duydukları Mânevî Hazdan Kendilerinden Geçerlerdi. Bir Gün Böyle Bir Anda, Bir Tânesi Ellerini Kaldırıp; "yâ Rabbî! Cehennem'den Azâd Olduğuma Dâir Bu Âciz Kuluna Bir Belge Gönder." Deyiverdi. Öbürü; "hak Teâlânın Keremi Çoktur, Fadl Ve İhsânı Hududsuzdur." Dedi. Böyle Konuşurlarken, Âniden Gökyüzünden Beyaz Bir Kâğıt İndi. Kâğıdı Aldılar. İçinde Bir Yazı Göremediler. Seyyid Ahmed'in Önüne Geldiler. Hâllerini Anlatmayıp, O Kâğıdı Ona Verdiler. Kâğıda Bakınca, Allahü Teâlâya Secde Etti. Secdeden Başını Kaldırınca; "allahü Teâlâya Hamd Olsun Ki, Eshâbımın Cehennem'den Azâd Olduğunu, Âhiretten Önce, Dünyâda Bana Gösterdi." Buyurdu. "efendim, Bu Kâğıt Beyazdır." Dediklerinde; "kudret Eli Siyâh İle Yazmaz. Bu, Nûr İle Yazılmıştır." Buyurdu.
bir Gün Seyyid Ahmed Rıfâî'nin Huzûruna Bir Kimse Gelip; "efendim! Abdest Almak İçin Kuyudan Su Çıkarıyordum. Bir Arslan Gelip Öküzüme Saldırdı, Parçaladı Ve Yedi. Şimdi Ne Yapayım?" Dedi. Ahmed Rıfâî; "o Arslanı Bana Çağırınız. Korkmayınız, Ondan Size Zarar Gelmez." Buyurdu. Bir Talebesi; "peki Efendim." Diyerek Arslanı Arayıp Buldu. Seyyid Ahmed Rıfâî Hazretlerinin Çağırdığını Söyledi. Arslan Geldi. Ahmed Rıfâî'nin Huzûrunda Yüzünü Yere Koydu. Ahmed Rıfâî Arslana; "ey Arslan!bu Fakirin Hizmetini Gören Öküzü Niçin Yedin?" Buyurdu. Arslan, Allahü Teâlânın İzniyle Dile Gelip; "ey Efendim! Ceddin Muhammed Aleyhisselâmın Hâtırı İçin Bana Gadap Edip, Bedduâ Etmeyiniz. Zîrâ Bir Haftadır Bir Şey Yemedim, Çok Açtım. Çâresiz Kaldım, Affedeceğinizi Ümid Ederim." Dedi. Ahmed Rıfâî, Arslanın Özrünü Kabûl Etti Ve; "suçunu Bir Şartla Affediyorum. O Da, Yediğin Öküzün Yerine Bu Fakire Hizmet Edeceksin." Buyurdular. Arslan Kabûl Edip, O Kimsenin Hizmetinde Bulundu.
ahmed Rıfâî Hazretleri Hayvanlara Karşı Çok Merhametli İdi. Bir Köpek Cüzzam Hastalığına Yakalanmıştı. Hiç Kimse Köpeği Bu İğrenç Hâlinden Dolayı Kapısına Koymadı. Köpek, Bu Şekilde Kapılardan Kovula Kovula, Seyyid Ahmed Rıfâî'nin Kapısına Geldi. Dermansız, Yara Bere İçindeydi. Köpeğin Bu Hâlini Gören Ahmed Rıfâî, Alıp, Şehirden Dışarı Bir Yerde Ona Bir Gölgelik Yaptı. Köpeği Orada Tedâviye Başladı. Temizledi, Yarasına Merhem Sürüp Karnını Doyurdu. Kırk Gün Bu Şekilde Tedâvî Gören Köpek Sıhhate Kavuştu. Cüzzamdan Eser Kalmadı. Sonra Köpeği Güzelce Yıkayıp Şehre Getirdi. Kendisine, "efendim! Bu Köpeğe Çok İlgi Gösterdiniz, Hikmeti Nedir?" Diye Sordular. Onlara; "kıyâmet Günü Rabbimin Bana, Bu Köpeğe Niçin Acımadın? Onu Uğrattığım Bu Belâdan Niçin Kurtarmadın? Aynı Belâya Seni De Düşürmem İhtimâlini Niçin Düşünmedin? Diye Sormasından Korktum. Ey İnsanlar! Kalblerinizi Allahü Teâlânın Yarattıklarına Karşı Merhamet Hissiyle Doldurunuz. Cenâb-ı Hakkın Sizi De Aynı Derde Müptelâ Kılmasından Korkunuz." Buyurdular.
bir Gün Ahmed Rıfâî'nin Paltosunun Eteğinde, Evin Kedisi Gelip Uyudu. Namaz Vakti Geldiğinde Kediyi Uyandırmaya Kıyamadı. Bir Müddet Onu Şefkatle Seyretti. Uyanmayacağını Anlayınca Kedinin Yattığı Yeri Kesti. O Hâliyle Kalkıp Namaza Gitti. Geldiğinde Kedi Uyanıp Oradan Gitmişti. Kesik Parçayı Paltosuna Tekrar Dikti. Öyle Ki, Kesildiği Yer Hiç Belli Değildi.
seyyid Ahmed Rıfâî Hazretlerine, Sıkıntı İçinde Dertli, İhtiyâcı Olanlar Gelirler, Ondan Duâ İsterlerdi. Ayrıca İhtiyaçlarının Karşılanması İçin Kendisine Gelenlere, Mürekkep Kullanmadan, Parmağıyla Kâğıda Bâzı Şeyler Yazıp Verirdi. Allahü Teâlânın İzniyle Hâcetleri, İstekleri Hâsıl Olurdu. Bir Kimse Seyyid Hazretlerine Hâcetinin Hâsıl Olması İçin Geldi. O Da Parmağıyla Yazdığı Bir Kâğıdı Ona Verdi. Aradan Bir Hayli Zaman Geçtikten Sonra O Kimse, Tecrübe İçin Aynı Kâğıdı Tekrar Getirip, Seyyid Hazretlerine Hâcetini Anlatıp; "efendim! Bu Kâğıda Bir Duâ Yazar Mısınız? Dedi. O Da; "bu Kâğıda Daha Önce Bir Kerre Yazı Yazılmış. Bir Daha Yazarsak, Yazılar Birbirine Karışır, Okunmaz Hâl Alır." Buyurdular.
fıkıh Âlimlerinden Yûsuf Ebû Zekeriyyâ, Ahmed Rıfâî Hazretlerini Ziyâret İçin Ümmü Ubeyde Kasabasına Gitti. Seyyid Hazretleri, Binlerce Kişiye Câmide Vâzü Nasîhat Veriyordu. Nasîhat Ederken, Cemâat Arasındaki Âlimler, Kendisine Pekçok Suâller Sordular. Sorulan Suâller Pek Zor, Anlaşılması Ve Cevaplarını Vermek Güçtü. Seyyid Hazretleri Her Sorunun Cevâbını Ânında En İnce Teferruâtına Kadar Açıklıyordu. Ne Kadar Sorulduysa, Hepsine Cevap Verdi. Yûsuf Ebû Zekeriyyâ Dayanamayarak, Suâl Soranlara; "yeter Artık. Ne Kadar Sorarsanız Sorunuz, Hepsine Cevap Verileceğini Anladınız." Dedi. Bu Söz Üzerine Seyyid Ahmed Rıfâî, Tebessüm Edip; "ey Ebû Zekeriyyâ! Dünyâ Fânîdir. Bırakınız Ben Hayatta İken Sorsunlar." Buyurdular. "bu Dünyâ Fânîdir." Buyurduğunda, Binlerce Cemâat Fevkalâde Heyecâna Kapıldı, İçlerinden Beş Kişi Orada Vefât Etti. Orada Hazır Bulunanlar İçinden, İbâdetlerini Tam Yapmayan Binlerce Kimse Tövbe Edip Doğru Yola Geldi.
haddâdiye Köyünde, Çocukları Doğduktan Sonra Ölen Bir Kadın Vardı. O Kadın; "eğer Doğacak Olan Çocuğum Yaşarsa, Onu Seyyid Ahmed Rıfâî Hazretlerinin Hizmetine Vereceğim." Diye Vâd Etti. Aradan Zaman Geçti, Bir Kız Çocuğu Oldu. Fakat Çocuk Kambur Ve Topaldı. Çocuk Büyüdüğünde, Diğer Çocukların Alaylarına Mâruz Kalıyordu. Seyyid Ahmed Rıfâî, Bir Gün Bu Çocuğun Köyüne Gitti. Halk, Kendisini Köyün Dışında Karşıladılar. Bunlar Arasında, Sakat Çocuk Da Vardı. Ahmed Rıfâî Yaklaşınca, Çocuk Birden İleri Fırlayıp Ellerini Öptü Ve; "efendim! Siz, Annemin De Üstâdısınız. Beni Ne Olur Şu İstihzâlardan, Alaylardan Kurtarınız!" Diye Yalvardı. Onun Bu Yalvarışı Ahmed Rıfâî'ye Çok Tesir Etti Ve Mübarek Gözyaşlarını Tutamadı. Başını Ve Sırtını Okşayıp Duâ Edince, Çocuk Şifâya Kavuşup, Kamburluğu Ve Topallığı Kalmadı. Bunu Gören Halk, Ahmed Rıfâî Hazretlerine "şeyh-ül-azca (topal Kızın Hocası)" Lakabını Verdiler.
seyyid Ahmed Rıfâî Hazretleri, Herkese İyilik Eder, Kimsenin Kalbini Kırmaz Ve Kin Tutmazdı. Hiçbir Zaman Büyüklük Taslamazdı. Çok Mütevâzi İdi. Bir Gün Yoldan Geçen Kendini Bilmez Bir Grup, Ahmed Rıfâî'ye Hakâret Etmeye Başladılar. Uygun Olmayan Sözler Sarfettiler. Ahmed Rıfâî Onların Bu Hakâretleri Karşısında Başını Açtı, Yerlere Yüzünü Sürdü, Toprağı Öptü. Onlara; "benim Hatâlarımı Îkaz Edip, Hatırlatan Büyüklerim, Efendilerim! Bu Kölenizi Bağışlayın." Buyurdu. Sonra O Kimselerin Ayaklarına Kapandı, Ellerini Öptü Ve; "ne Olur, Benden Râzı Olunuz. Sizler Çok Yumuşak Huylu Kimselersiniz. Şüphesiz Sizin Bu Yumuşaklığınız Beni Bu Hâle Getirdi." Buyurdu. Bu Hâl, O Kimseleri Âciz Bıraktı, Ezildiler. Ne Yapacaklarını Şaşırdılar. Nihâyet; "senin Gibi Sabırlı Bir Kimse Görmedik. Bu Kadar Hakâret Ettiğimiz Hâlde, Rengin Bile Değişmedi, Tahammül Ettin Ve Yine Tevâzu Gösterdin." Dediler. Ahmed Rıfâî Hazretleri De; "bendeki Bu Hâl, Sizin Bereket Ve Himmetiniz Sâyesinde Olmuştur Efendim." Buyurdu.
ahmed Rıfâî Hazretleri, Bir Gün Etrafına Toplanmış Olan Yakınlarına; "içinizde, Benim Bir Ayıbımı, Kusûrumu Görüp De Söylemeyen Var Mıdır? Varsa Lütfen Söyleyiniz." Buyurdular. Oradakilerden Biri; "efendim, Ben Sizde Bir Kusûr Görüyorum." Dedi. Bunu İşiten Seyyid Hazretleri Hiç Üzülmedi, Söyleyeni Kınamadı Ve; "ey Kardeşim! Lütfen Kusûrumu Söyleyiniz." Buyurdu. O Kimse; "bizim Gibi, Size Lâyık Olmayan Kimseleri Huzûrunuza Kabul Buyurmanızdır." Deyince, Başta Ahmed Rıfâî Olmak Üzere Oradakiler Ağlamaya Başladılar. Bir Ara Ahmed Rıfâî; "hepinizden Daha Aşağı Olduğumu Biliyorum Ve Sizlerin Hizmetçinizim." Buyurarak Onları Tesellî Edip, Tevâzu Gösterdiler.
ibrâhim Bestî İsminde Bir Kimse, Ahmed Rıfâî Hazretlerini Hiç Sevmezdi. Hakkında Uygun Olmayan Çirkin Şeyler Söylerdi. Bir Gün Hakâret Dolu Bir Mektup Yazıp, Birisiyle Gönderdi. Ahmed Rıfâî Gelen Kimseye, Mektubu Sesli Olarak Okumasını Söyledi. O Kimse, Her Türlü İftirânın Bulunduğu Bu Mektubu Okuyunca, Seyyid Hazretleri, Sükûnetle Dinlediler Ve; "doğru Söylemiş. Eğer Allahü Teâlânın İndinde Şüpheli Bir Durumum Yoksa, İnsanların Bana Ettiği İftirâlara Hiç Aldırış Etmem." Buyurdular Ve Mektubuna Cevap Olarak Şunları Yazdırdılar: "muhterem İbrâhim Bestî Hazretleri, Allahü Teâlâ Beni Dilediği Gibi Ve İstediği Yerde Yarattı. Sizin Doğruluğunuza Güveniyorum. Hayır Duâlarınızdan Beni Mahrum Bırakmamanızı Ve Haklarınızı Helâl Etmenizi Yüksek Zâtınızdan İstirhâm Ediyorum." Bu Tevâzu Dolu Mektubu Alan İbrâhim Bestî Çok Şaşırdı. Yüzünü Yerlere Sürüp Dışarı Çıktı Gitti. Nereye Gittiği Ve Nerede Olduğu Bilinemedi.
bir Kimse Ahmed Rıfâî Hazretlerini Çekemez, Onu Hep Kötüler, Aleyhinde Konuşurdu. Onun Yüksek Hallerini İnkâr Eder, Hiçbirini Kabûl Etmezdi. Ahmed Rıfâî Hazretlerinin Talebelerinden Kimi Görse, Önceden Hazırladığı Mektubu Eline Verip, Hocasına Götürmesini Tenbih Ederdi. Ahmed Rıfâî Hazretleri De Mektubu Açınca, "ey Mülhid, Ey Bid'atçı, Ey Zındık... Gibi Çok Çirkin Şeylerin Yazılı Olduğunu Görürdü. Mektubu Getiren Talebesine Bir Mikdâr Para Verip, O Kimseye Götürmesini Söyler Ve; "sen Benim Sevap Kazanmama Vesîle Oluyorsun, Cenâb-ı Hak Sana Hayırlar İhsân Etsin, Diye Söylediğimi Bildiriniz." Derdi. Bu Kimse, Uzun Müddet Bu Şekilde Kötü Hakâretlerine Ve İftirâlarına Devâm Etti. Sonunda Âciz Kaldı. Ahmed Rıfâî'nin Verdiği Bu Cevaplardan Utanmaya Başladı. Yaptığı Hareketlerden Pişman Olup, Tövbe Etti. Özrünü Beyân Etmek Üzere, Af Dilemek İçin, Ahmed Rıfâî'nin Huzûruna Doğru Hareket Etti. Bulunduğu Şehre Yaklaşınca Başını Açtı, Üzerinden Örtüsünü Çıkardı, Boynuna Da Bir Yular Taktı. Bir Kimseye De Bu Yuları Tutup, Çeke Çeke Seyyid Hazretlerinin Huzûruna Götürmesini Rica Etti. Ahmed Rıfâî Onu Bu Hâlde Görünce, "ey Kardeşim! Seni Bu Hâle Getiren Nedir?" Diye Sorunca; "yaptıklarım." Dedi. Seyyid Ahmed; "ey Kardeşim! Yaptığınız Sâdece Birer Hayırdır." Buyurdular. O Kimse Yaptıklarına Pişmân Olduğunu Bildirerek Özür Diledi. Özrü Kabûl Edilince, Ahmed Rıfâî'nin Sâdık Talebelerinden Oldu.
devlet İleri Gelenleri Sık Sık Mektup Yazarak Ahmed Rıfâî'den Nasihat İsterlerdi. Çünkü Onlar Ahmed Rıfâî'nin Büyük Âlim Ve Evliyâ Bir Zât Olduğunu Biliyorlardı. Bunlardan Biri Olan Abbâsî Halîfesi Ebû Ahmed Müstencid Billâh, Bir Adamını Göndererek, Seyyid Ahmed Rıfâî Hazretlerinden Nasîhat İstedi. Halîfe, Ahmed Rıfâî Hazretlerine Gönderdiği Mektupta Şöyle Yazıyordu:
"bismillâhirrahmânirrahîm. Emîr-ul-mü'minîn'den Seyyid Ahmed Rıfâî'ye! Sizden Nasîhat İstiyorum. Çünkü Ben, Sizin Nasîhatlarınıza Çok Muhtâcım. Bana Yapacağınız Nasîhatlar Çok Faydalı Olacak. Allahü Teâlânın Size İhsân Ettiği Kıymetli Bilgilerden Bana Yazınız. Çünkü Siz, Allahü Teâlânın Mânevî Lütuflarına Mazhar Olan Bir Zâtsınız. Bana Ve Bütün Müslümanlara Duâ Ediniz."
seyyid Ahmed Rıfâî, Mektubu Okuduktan Sonra; "ne Diyeyim! Eğer Nasîhate Gücüm Yetmez Desem, Riyâ Olur. Eğer Gücüm Yeter Desem, Hoş Bir Şey Olmaz. Lâ Havle Velâ Kuvvete İllâ Billâhil Aliyyil-azîm." Dedi. Sonra Kâğıt İstedi. Talebelerinden Ahmed Bin Abdülmuhsin Tarrî'ye Şöyle Yazdırdı:
"bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü Teâlâya Hamd Ü Senâlar Olsun. Onun Resûlüne Salât Ve Selâm Olsun. Nasîhat İsteyen Mektubunuz Bana Ulaştı. Peygamber Efendimiz; "din Nasîhattir, Din Nasîhattir, Din Nasîhattir." Buyurdu. Eğer Bu Hadîs-i Şerîf Olmasaydı, Sana Bu Nasîhati Yapmazdım. Çünkü, Senin Gibi İnsanlara Nasîhat İçin İki Şart Lâzımdır: 1) Nasîhat Edenin İhlâslı Olması, 2) Amel Etmek Şartıyla, Din Kardeşinin Yaptığı Nasîhatı Kabûl Etmek.
ey Müminlerin Emîri! Resûlullah'ın Sünnetine Tâbi Olarak, Allahü Teâlânın Emirlerini Nefsinde Yaşar Ve Allah'ın Emirlerine Saygı Gösterirsen, İnsanlar Da Senin Memurlarına Saygı Gösterirler.
ey Emîr! Bizans Kayserinin Ve Mecûsî Sultanlarının Memleketlerindeki Kuvvetlerine Bakma. Onlar Câhil Oldukları İçin, Hakdan Uzaklaşıp, Dünyâlıklara Yöneldiler. Onlar Ölünceye Kadar Dünyâ Muhabbeti Ve Arzusu İle Yaşadılar. Emri Altında Olanlara, Yumuşaklıkla İyi Muâmele Etmediler. Onlara Güç Gelecek İşler Emrettiler.
ey Müminlerin Emîri! Sana Gelince; Sen, Müslümanların Malını, Canını Ve Memleketlerini Muhâfaza Et. Her İşinde Allahü Teâlâdan Kork. Her Hâlinde Peygamber Efendimizin Emrine Uy. O Zaman, Allahü Teâlânın Himâyesinde, Resûlullah'ın Gölgesinde Olur, Sözü Geçerli Biri Olursun. Allahü Teâlâ Meleklerden Olan Ordularını Sana Yardımcı Gönderir.
ey Müminlerin Emîri! Bu Dünyâda, Yiyecek, İçecek Ve Giyecek Şeylerden Her Gelene Dikkat Et. İnsanlara Zulm Etmekden Sakın. Şeytan Seni Aldatıp Zulme Yönelttiği Zaman, Nefsine; "şâyet Zulmedilen, Hapsedilen, Kahredilen, İftirâ Edilen Sen Olsaydın, Kendin İçin Sultandan Ne İsterdin?" Diye Sor. Kendine Nasıl Muâmele Edilmesini İstiyorsan, İnsanlara Öyle Muâmele Et. Çünkü Sen Böyle Yaparsan, Adâleti Ve İnsanlığın Îcâbını Yerine Getirmiş Olursun. Şunu İyi Bil Ki Senin Mülk Ve Devletin, Allahü Teâlânın Mülküne Göre Pek Azdır. Sen Ve Senin Mülkün, Allahü Teâlânın Mülküdür.
ey Müminlerin Emîri! Senin Dünyâda Nasîbin; Seni Gölgeleyecek Mikdârda Gölge, Seni Örtecek Kadar Elbise, Seni Doyuracak Kadar Yiyecek, Mallarından Sana Âit Olan Mikdârdır. Sen, Allahü Teâlânın Emirlerine Riâyet Etmek Sûretiyle, O'na Karşı Olan Edebi Gözetirsen, Allahü Tealânın Lütuf Ve İhsânlarına Kavuşursun. Allahü Teâlânın Emrine Uymaz, Mahlûklarına Zarar Verirsen, Zâlim Olursun.
ey Müminlerin Emîri! Şunu İyi Bil Ki, Sultanların Ordusu, Adâlettir. Bekçileri, Yaptıkları İşlerdir. Hâllerini Bildiren Defterleri İse, Emri Altında Çalışanlar Ve Arkadaşlarıdır. Bu Defterler, Halkın Gözü Önündedir. Onun İçin Bu Defterleri ıslâh Et, Muhâfazasını Sağlam Yap, Ordunu Kuvvetlendir. Akıllı Ve Dindar Kimselerle Berâber Ol. Katı Kalbli, Zâlim Ve Dalâlette Olan, Sapık Kimselerden Uzak Dur. Çünkü Böyle Kimseler, Senin Düşmanlarındır. İşlerini, Kadınların, Gençlerin Ve Mürüvvetsiz Kimselerin Eline Verip, Onların Oyuncağı Hâline Getirme. Çünkü Onlar İşleri Karıştırır, Kötü Bir Şekilde Sonuçlanmasına Yol Açarlar.
bir İşi Yapmak İstediğin Zaman, İnsaflı Ve Adâletli Ol Ki, Hakkı Olmayan Birine O İşi Teslim Etmeyesin. Allahü Teâlâyı Zikret. Kendini Haksızlık Yapmaktan Uzak Tut. Çünkü Bulunduğun Makam, Hak Üzere Bulunulacak, Hak Üzere Yürünülecek Bir Makamdır. Kızdığın Zaman Affa Sarıl. Çünkü Affetmek Sûretiyle Yapacağın Hatâ, Cezâ Vermek Sûretiyle Yapacağın Hâtadan Daha İyidir.
işlerinde, Dindâr, Hikmet Ehli, Din Gayreti Bulunan Kimseleri Seç. Onlar Arasından Da, Tabiat Bakımından Güzel, Akıl Bakımından Olgun, Görüşü Ve Konuşması İyi, Delîli Sağlam Olanlarını Seç. Allah Ve Resûlünü En İyi Bilen Kimseleri Seç. Adâlet Husûsunda, İyi Veya Kötü, Mümin Veya Kâfir, Herkese Eşit Muâmele Et. Dînin Ve Din Ehlinin, Âlimlerin Hakkını Gözet. Vefât Edip Rabbine Kavuştuğun Zaman, Âkıbetinin İyi Olmasına Vesîle Olacak İşleri Yap."
ahmed Rıfâî Hazretleri, Hayâtını Hep Dîne Hizmet İle Geçirirdi. Bid'at Sahiplerine Öğüt Verir Gittikleri Yolun Bozukluğunu Bildirir, Kurtuluşlarına Vesîle Olurdu. Ahmed Rıfâî Hazretleri Vefâtına Yakın İshale Yakalanmıştı. Hastalık Bir Ay Kadar Devâm Etti. Hizmetçisi; "efendim! Hiçbir Şey Yemediğiniz Halde, Bu Gelenler Neredendir?" Diye Sordu. O Da; "bu Gelen Ettir. Dışarı Çıkıyor. Artık Eridi Kalmadı. Yalnız Kemiklerimin İçindeki İlik Kaldı. O Da Bugün Çıkar Biter. Yarın Da Allahü Teâlâya Gitme Günüdür." Buyurdu. İyice Ağırlaştığı Zaman Hizmetçisi; "efendim! Kavuşmak Vakti Yaklaştı Herhalde." Deyince; "evet Öyle Görünüyor. Hastalığımın Şu Son Zamânında Bâzı Hâdiseler Cereyân Etti. İnsanlar Üzerine Büyük Bir Belâ Gelmekteydi. Bu Belâlara Karşı Kendi Vücûdumu Fedâ Edip, Bu Belânın Giderilmesi İçin, Allahü Teâlâya Yalvardım. Allahü Teâlâ Kabul Buyurdu." Dedi. Daha Sonra Mübarek Yüzünü Toprağa Sürmeye Başladı. Yüzü Gözü Toz Toprağa Bulanmış Bir Halde Ağlayarak; "yâ Rabbî! Affet!" Yâ Rabbî! İnsanların Üzerine Gelecek Olan Dert Ve Belâlar İçin Beni Siper Yap Da, Belâlar Benim Üzerime Yağsın." Diye Yalvardıktan Sonra Kelime-i Şehâdet Getirip; "dünyâda Âhiret İçin Çalışıp Yorulan Pişman Olmaz, Râhata Kavuşur. Her Hayr İşleyenin Ameli Kendisine Sunulacaktır. Her Şer, Kötü İş Yapanın Da Ameli Kıyâmet Gününde Önüne Çıkacaktır." Buyurdu. 1182 Senesi Ağustos Ayının 23'ünde Perşembe Günü (h.578 Cemâziyelevvel Ayının 22. Perşembe Günü) İkindi Vaktinde, Altmış Altı Yaşında Mısır'da Vefât Etti.
cenâze Namazını Kılmak İçin Çok Kalabalık Toplandı. Binlerce İnsan Mübarek Cenazesini Taşımak İçin Gayret Gösterdi. Dedesinin Türbesine Defn Edildi. Mübarek Kabr-i Şerîfleri Her Zaman Ziyâretçilerle Dolup Taşmakta, Ziyâret Edenler Rûhâniyetinden İstifâde Etmektedirler.
seyyid Ahmed Rıfâî Hazretlerinin, Müminlerin Îmânlarının Kemâle Ermesi İçin Gösterdiği Yola Rıfâîlik Adı Verildi. Kendisine Tamâmen Bağlı Olan, Yolunu Bozmayan, Yâni Her İşinde, Her Sözünde Dînimizin Emir Ve Yasaklarına Tâbi Olanlara Da "rıfâî" Denildi. Fakat, Zamanla Diğer Tarîkatlar Gibi Bu Yol Da Bozuldu. Dünyâya Düşkün Olanlar, Dîni Dünyâlık Arzularına Âlet Edenler, Ahmed Rıfâî Hazretlerinin İsminden İstifâdeye Çalıştılar. Şeyh Ve Tarîkatçı Olarak Ortaya Çıkıp, Ağızlarına Ateş Koymak, Ağızlarından Alevler Çıkarmak, Bir Yanağına Bıçak, Şiş Sokup Öteki Yanağından Çıkarmak, Sokak Ortasında Yatarak Üzerinden Kamyon Geçirtmek Gibi İşleri Yaparak, Kerâmet Sâhibi Olduğunu İddiâ Edenler Görüldü. Halbuki Bunların Kerâmet İle Hiçbir Alâkası Yoktur. Allahü Teâlâ, Mûsâ Aleyhisselâm Zamânında Sihirbazların Bulunduğunu Haber Veriyor Ve Sihir Olduğunu Beyân Buyuruyor. Bu Ve Benzeri İşleri Sihirbazlar Da Yapmaktadırlar.
ahmed Rıfâî, Hazretleri Sohbetlerinde Talebelerine Sık Sık Şöyle Nasihat Ederdi:
âlimlere Karşı Hürmetli Olmalı Onların Huzûrunda Edebi Muhafaza Etmeli Ve Az Konuşmalıdır. Onların Hizmetiyle Şereflenmeyi Büyük Kazanç Bilmelidir.
hayırdan Bir Şey Öğrenirseniz Onu İnsanlara Öğretiniz. Böylece Bu Hayrın Meyvelerinden İstifâde Edersiniz.
kıyamet Gününe Hazırlanın, Çünkü Gidişiniz Allahü Teâlâyadır.
kulluk Esâsının Birincisi, Nefsi Tanımaktır. Halbuki Onu Tanıyan Çok Azdır. Onu Tanımak Şöyle Dursun, Varlığını Kabûl Edenler Dahi Kıymetli Kimseler Olarak Kabûl Edilir. Allahü Teâlâ, Nefsten Daha Ahmak, Daha Çirkin Ve Ondan Daha Pis Kokulu Bir Şey Yaratmadı. İrfan Sâhipleri İçin, Ondan Daha Dar Bir Zindan Düşünülemez. Nefsini Tanıyabilen, Her Tarafı Emin Olan, Tehlikelerden Korunmuş Bir Kal'aya Sığınmış Olur. Tanıyamayan, Hattâ Anlamak İstemeyen İçin Tehlike Büyüktür. Onu Anlamadıkça, Şerrinden Kurtulmak Mümkün Değildir. Onu Anlamadan, Mârifet Sâhibi Olunmaz."
evliyâya Hürmetin Nasıl Olacağı Sorulduğunda Buyurdu Ki:
"allahü Tealânın Evliyâ Kullarının Üstünlüğünü Kabûl Etmeli Ve Onlara Çok Hürmet Göstermelidir. Çünkü Onlara, Kıyâmet Gününde Korku Ve Hüzün Yoktur. Velî Olan Kimse, Cenâb-ı Hakk'a Pek Fazla Muhabbet Besler, Îmânları Kemâl Mertebesindedir Ve Takvâ Üzeredirler. Allahü Teâlâ, Evliyâsına Zorluk Göstermez. Bâzı Semâvî Kitaplarda; "benim Velî Kullarımdan Birine Eziyet Eden, Bana Harb İlân Etmiş Olur." Buyrulmaktadır. Cenâb-ı Hak, Velî Kullarını Korur, Onlara Eziyet Edenlerden İntikam Alır. Onları Sevenleri İse Muhafaza Eder, Korur. Evliyâ İle Berâber Olmalı, Onları Sevmelidir. Onlar Hakkında Hiçbir Zaman Kötü Söz Sarfetmemeli, Sû-i Zan Etmeyip, Hüsn-i Zan İçinde Bulunmalıdır.
seyyid Ahmed Rıfâî İnsanların Doğru Yola Kavuşmaları İçin Pek Çok Eser Yazmıştır. Bunlardan Bâzıları Şunlardır: 1) El-burhân-ül-müeyyed, 2) Şerh-üt-tenbîh, 3) El-hikem-ür-rıfâîye, 4) En-nizâm-ül-hasl Li Ehl-il-ihtisas, 5) El-akâid-ür-rıfâiye.
kerâmet Ve Menkîbeleri
ver Mübârek Elini
ahmed Rıfâî Hazretleri Hacca Gitti. Hac Dönüşü Medîne-i Münevverede Resûl-i Ekremin Mübârek Türbesini Ziyâreti Esnâsında Şu Meâldeki Manzûmeyi Söyledi:
"uzaktık, Toprağını Öpmek İçin Efendim,
kendim Gelemez, Vekîl Rûhumu Gönderirdim.
şimdi Seni Ziyâret Nîmeti Oldu Nasîb,
ver Mübârek Elini, Dudağım Öpsün Habîb!"
şiir Bitince, Peygamberimizin Kabrinden Mübârek Elleri Göründü. Seyyid Ahmed Rıfâî De, Son Derece Tâzim Ve Hürmetle Onu Öptü. Orada Bulunanlar Hayretle Hâdiseyi Gördü. Peygamber Efendimizin Mübârek Ellerini Öptükten Sonra, Ravda-i Mutahheranın Kapılarının Eşiklerine Yattı. Ağlayarak, Oradaki Cemâatın Cümlesine; "üzerime Basarak Geçiniz." Diye Yalvardı. Âlimler Başka Kapılardan Çıkmağa Mecbur Oldu. Diğer Kimseler Üzerine Basarak Kapıdan Çıktılar. Bu Kerâmet Pek Meşhûr Olup, Dilden Dile Günümüze Kadar Gelmiştir.
beraber Kur'ân-ı Kerîm Okuyalım...
ahmed Hanâzirî Hazretleri Bir Gece Ahmed Rıfâî Hazretlerinin Türbesinde Kaldı. Türbedârın Buradaki Heybetten Uyuyamayacağını Söylemesine Rağmen Allahü Teâlâya Tevekkül Ederek Yattı. Yatsı Namazından Sonra Türbenin Kapısı Büyük Bir Gürültü İle Açıldı. Ahmed Hanâzirî Yanına Birisinin Gelip Oturduğunu Hissetti Ve Ona; "bu Gece Mübarek Bir Gecedir. Kur'ân-ı Kerîm Okumaz Mısın? Beraber Okuyalım." Deyince Ahmed Hanâzirî; "peki." Dedi. Nahl Sûresinden, Necm Sûresine Kadar Beraberce Okudular. Sabahleyin O Zat, İki Ekmek İle Birinin İçinde Süt, Diğerinin İse Bal Olan İki Kap Getirdi. Hanâzirî Doyuncaya Kadar Yedi. O Zât Bir Anda Kayboldu. Türbedar Gelince; "gece Hep Seni Düşündüm, Aklım Sende Kaldı Çünkü Burada Kimse Uyuyamaz." Dedi. Ahmed Hanâzirî Başından Geçenleri Anlattı. Bunun Üzerine Türbedâr; "seninle Birlikte Kur'ân-ı Kerîm Okuyan Ve Sana Yemek Getiren Büyük Âlim Seyyid Ahmed Rıfâî Hazretleridir." Dedi.
kapılardan Kovulan Öyle Kimseler Vardır Ki
ahmed Rıfâî Hazretleri Buyurdu Ki:
allahü Teâlânın Sevgili Kulları Olan Velîleri Vesîle Ederek, Cenâb-ı Haktan Bir Şeyler İstenebilir. Onları Vesîle Ederek Bâzı İhsânlara Kavuşulursa, Bu Yardımları Ve İhsânları Evliyâdan Bilmemek Lâzımdır. İhsânı Yapan Allahü Teâlâdır. Çünkü Velîler, Kendiliklerinden Bir Şey Yapmazlar. Allahü Teâlâ Onları Çok Sevdiği İçin, Onların Duâ Ve Hâtırı İle Yaratır. Peygamber Efendimiz Bir Hadîs-i Şerîflerinde Buyurdu Ki: "saçları Dağınık, Kapılardan Kovulan Öyle Kimseler Vardır Ki, Bir Şey İçin Yemin Etseler, Allahü Teâlâ Onları Doğrulamak İçin O Şeyi Yaratır." Allahü Teâlâ, Sevdiği Kullarını Yalancı Çıkarmamak İçin, Yemin Ettikleri Şeyleri Bile Yaratınca, Duâlarını Elbette Kabûl Buyurur. Allahü Tealâ Mü'min Sûresinin Altıncı Âyetinde Meâlen; "bana Duâ Ediniz; Duânızı Kabûl Ederim." Buyurdu. Duâların Kabûl Olması İçin Şartlar Vardır. Bu Şartları Taşıyan Duâ, Elbet Kabûl Olur. Herkes Bu Şartları Bir Araya Getiremediği İçin, Duâlar Kabûl Olmuyor. Bu Şartları Yerine Getiren Velîlerin, Âlimlerin Duâ Etmeleri İçin, Onlara Yalvarmak, Şirk Olmaz. Allahü Teâlâ, Söylenilenleri, Sevdiklerinin Rûhlarına İşittirir. Onların Hâtırı İçin İstenileni Yaratır. Evliyânın Rûhlarından Yardım İstenir. Çünkü, Allahü Teâlânın Sevdiği Kullarının Rûhları, Diri İken De, Öldükten Sonra Da, Allahü Teâlânın Verdiği Kuvvet Ve İzinle, Dirilere Yardım Ederler. Böyle İnanarak Evliyâdan Yardım İstemek, Allahü Teâlâdan Başkasına Tapınmak Olmaz. Allahü Teâlâya Tapınmak, O'na İnanmak, O'ndan İstemek Olur. Aklı Olan, Bunu Pek İyi Anlar.
beyitler
şaşarım Şu İnsana
seyyid Ahmed Rıfâî, Yazdığı Eserinde,
şu Şekilde Nasîhat, Ediyor Bir Yerinde:
şu Kula Şaşarım Ki, Ölüme İnanıyor,
buna Rağmen Gülüp De, Neşelenebiliyor.
şuna Da Şaşarım Ki, İnanıyor Kadere,
yine De Mahzûn Olup, Boğuluyor Kedere.
ve Şuna Şaşarım Ki, Cehennem Vardır Diyor,
yine De Fütursuzca, Her Günahı İşliyor.
şaşarım Dünyâ Fâni, Diyen Şu İnsana Ki,
sarılmıştır Dünyâya, Ayrılmıyacak Sanki.
yine Başka Yerinde, Buyurdu: Ey İnsanlar,
pek Çok Hayret Ettiğim, İki Türlü İnsan Var.
birincisi Şudur Ki, Hep Oruçtur Gündüzün,
gece De Sabaha Dek, Tâattadır Büsbütün.
aslâ Hak Teâlâya, Etmez Günah Ve İsyân,
yine De Görürsün Ki, Hüzünlüdür O İnsan.
uğraşmasına Rağmen, Hep Âhiret İşiyle,
yine Ağlar Görürsün, Onu Hep Gözyaşıyle.
ikincisi Şudur Ki, Yapmaz Hiç Tâatini,
oyun Ve Eğlenceyle, Geçirir Her Vaktini.
günahları İşler De, Sıkılmadan Mâlesef,
yine De Bu Hâline, Üzülüp Etmez Esef.
yaşamasına Rağmen, İslâmın Hâricinde,
görürsün Onu Dahî, Yine Neşe İçinde.
başka Bir Yerinde De, Buyurdu: Ey İnsanlar,
sakın Siz İlminize, Güvenmeyin Ki Zinhar,
şeytan, Sâhip Olduğu, İlminin Gurûrundan,
kovulup, Helâk Oldu, Allah'ın Huzûrundan.
bir İnsan, Her Bir İlmi, Bilse De İnce İnce,
faydasını Göremez, Amel Eylemeyince.
bel'âm-ı Bâura Da, Çok İlim Sâhibiydi,
öyle İlim Sâhibi, Dünyâda Yok Gibiydi.
lâkin Kalbi Bir Mikdâr, Meyl Edince Dünyâya,
dünyâ Ve Âhirette, Oldu Rezîl Ve Rüsvâ.
yine Obuyurdu Ki: Ediniz İlme Gayret,
zîrâ İlim Hayattır, Ölümdür Hem Cehâlet.
ve Lâkin Her Bir İlim, Bir Vebâldir Kul İçin,
kurtulunmaz Vebâlden, Amel Eylemeksizin.
insan, Ameli Dahi, Yapmalı Ki İhlâsla,
ihlâssız Amellerden, Bir Fayda Gelmez Aslâ.
yâni Bir Kul, Muhakkak, İlim, Amel, İhlâsı,
temin Etmelidir Ki, Budur İşin Esâsı.
yine O Buyurdu Ki: Sâlih Olan Müslüman,
allah'ın Takdîrine, Boyun Eğer Her Zaman.
mübtelâ Olsa Dahi, Bir Derde Ve Belâya,
yine Sabır Gösterip, İsyân Etmez Allah'a.
gâyet İyi Bilir Ki, Kulu Azîz Ve Zelîl,
eden, Yalnız Allah'tır; Mevkî, Makam, Mal Değil.
resûl'ün Sünnetine, Tâbi Olur O Ekser,
o, Ya Hayır Konuşur, Yâhut Da Sükût Eder.
onun Tek Endîşesi, Son Nefes İçindir Hep,
îmân İle, Şehîden, Ölmeyi Eder Talep.
öfkelenmez Kat'iyyen, Dünyâlık Şeyler İçin,
ve Atmaz Tek Bir Adım, İyi Düşünmeksizin..
nefsine Hâkim Olup, Girmez Onun Emrine,
günah, Küçük De Olsa, İşlemez Aslâ Yine.
allah'ın Rızâsını, Almaktır Tek Gâyesi,
hep Bunu Temin İçin, Geçer Günü Gecesi."
kaynaklar
1) Mir'ât-ül-haremeyn; C.3, S.144
2) Câmiu Kerâmât-il-evliyâ; C.1, S.295
3) Tabakât-ül-kübrâ; C.1, S.140
4) Tabakât-üş-şâfiiyye; C.6, S.23
5) El-bidâye Ven-nihâye; C.12, S.312
6) Tezkiret-ül-huffâz; C.4, S.1341
7) Şezerât-üz-zeheb; C.4, S.259
8) Vefeyât-ül-a'yân; C.1, S.171
9) Tuhfet-ur-râgıb; S.40
10) El-a'lâm; C.1, S.174
11) Sefînet-ül-evliyâ; C.1, S.190
12) Necm-üs-sâi Fî Kerâmat-i Üstad Rıfâî (süleymâniye Kütüphânesi, Hasip Efendi Kısmı, No:423)
13) Umm-ül-bevahin Fî Menâkıb-i Ahmed Rıfâi (süleymâniye Kütüphânesi, Şehid Ali Paşa Kısmı, No:1123)
14) Burhân-ül-müeyyed; S.96-106
15) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; S.982
16) Rehber Ansiklopedisi; C.1, S.132
17) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; C.6, S.83